Tam Sürümünü Görmek İçin : EFSANELER DİYARI KAZDAĞLARI

ToLGMaN
24.07.2008, 12:17

SABRİ GÜLTEKİN GEZDİ VE YAZDI...

“Edremit Körfezi” denince gözümüzün önüne gelenlerden farklı manzaralara sahip efsaneler beldesi Kazdağları; yaylaları, ormanları, şelaleleri, çıplak zirveleriyle Biga Yarımadası’nın yüksek terası gibi. Kızılkeçili, Zeytinli, Manastır,  Kara Büvet, Mıhlı Çayı’nın açtığı kanyonlarla yarılan dağlarında hâlâ eski kervanların ve yörüklerin efsaneleri çınlıyor

17. yüzyılda yaşayan ünlü seyyah Evliya Çelebi, İstanbul’un Eminönü semtinde bulunan Ahi Çelebi Camii’nde bir rüya görür. Rüyasında, caminin içinde Hz. Muhammed (s.a.v.)’le karşılaşan Evliya Çelebi heyecanlanınca “Şefaat ya Resulullah” yerine yanlışlıkla “Seyahat ya Resulullah” der. Bu hadiseden sonra yollara düşen Evliya Çelebi, “Seyahatname” adlı ünlü eserini yazar.

Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen, günümüzde “seyyah”lık denildiğinde hâlâ Evliya Çelebi’den başkası gelmez akla. Bunun sebebi nedir bilinmez ama, ya seyyahların soyu tükendi, ya da keşfedilecek yer kalmadı. Seyahat kültürü gitti, yerini “travel”, “holiday” ve “tatil” gibi boş kavramlar aldı.

Oysa İslâm’daki seyyah kültüründe, gidilen yerlerde bilgeleşme ruhu esastır. Bu noktadan hareketle, önemli olan dünyanın herhangi bir köşesine gidip gitmemek değil; nasıl bir ruh haliyle gittiğinizdir.

Evliya Çelebi’nin biz  vârislerine  bıraktığı “seyyah kültürü”, hasret gözyaşlarını içine akıtarak, uçsuz bucaksız beldelerde buluşma anını bekliyordu. Biz  de Seyyah ruhunu kuşanıp, Edremit Körfezi’nde bulunan Kazdağları’na doğru seyahat etmeye karar verdik. Hem de gezeceğimiz, göreceğimiz yerler hakkında bilgi toplama telaşına gerek duymadan. Biraz olsun günümüz seyahat kültüründen sıyrılarak, her şeyi yerinde keşfetmenin sırrına vakıf  olabilmekti amacımız.

Kazdağları’nın zirvesindeki  gizemli yolculuğumuzda kurumaya yüz tutmuş “kültür pınarları”mızdan kana kana içerek, derlediğimiz enva-î çeşit efsanelerle medeniyetimizin derinliklerine ineceğiz,  sizleri de yanımıza alarak.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, sabahın ilk saatlerinde gözlerimizi açtığımızda Kazdağları’nın eteklerinden Edremit Körfezi’ne çoktan süzülmeye başlamıştık bile. Körfez; gelinlik çağına gelmiş nazlı bir kızı andıran Kazdağları’nın boynuna takılmış yakut taşları gibi parıl parıl parlıyordu. Adım adım ilerledikçe, saklı güzellikler yol boyunca bütün gizeminden vazgeçip, cömertçe sergiliyordu kendini. Edremit Körfezi’ni “Dünyanın en güzel gökyüzüne, en iyi iklimine ve en güzel akarsularına sahip belde” diye tarif eden Heredot’un haklılığını esen meltem rüzgarları kulağınıza fısıldıyor sanki.

Balıkesir’in Edremit Körfezi, “Ege” denilince hayalinizde canlandırdıklarınızdan çok farklı bir manzaraya sahip. Asırlar boyunca sayısız mitolojik ve efsanevî olaylarla iç içe yaşamış olan beldenin; taşı, toprağı, suyu ve havası başka diyarlara benzemiyor. Buralara “Zeytinliklerin Rivierası” denilmesini daha iyi anlıyorsunuz, uçsuz bucaksız zeytin ağaçlarından.

Edremit’i hiç bilmeden, bir resme bakar gibi uzaktan bakarak, ama aynı zamanda “içinde dolaşarak” tanımak için, yoğun sıcağa aldırış etmeden tarihî derinliklere inerek dolaşmaya başladık.

Körfez’in hüznü Yusuf Sinan’la son buldu

Yörükler diyarı Edremit ilçesi, Ege Bölgesi’nin kuzeyinde Çanakkale-İzmir karayolunun üstünde, Körfez’in 8 kilometre içerisinde kurulmuş. Zeytin ve zeytinyağı ile ünlü olan ilçe; M.Ö. 548’de Perslerin, 422’de Delosluların, 334’de İskender’in, M.S. 132’de Romalıların eline geçmiş. Selçuklu Sultanı Süleyman Şah, Edremit’i 1076 yılında Türk topraklarına katmış. Daha sonra 1099 yılında, Edremit ve civarı Bizans İmparatoru Aleksi Kommen’in hükümranlığı altına girmiş. Edremit’i tekrar 1231 yılında Türk yurdu yapan, Selçuklu Komutanı Yusuf Sinan, fethettiği şehrin anahtarlarını alır almaz, bir hamam ve cami yaptırmakla başlamış hizmetlerine. Bu camiye “Kurşunlu Camii” denilmesinin sebebi, kubbesinin kurşunla örtülü olmasından ileri geliyormuş. Kabri cami avlusunda bulunan, Yusuf Sinan’ın başucundaki yazı ise Balıkesir sınırları içindeki en eski kitabe olma özelliğini taşıyormuş.

Edremit’in de “Dallas”ı var

Edremit’teki bu kısa tarihî gezintiden sonra yavaş yavaş Akçay’a yönelmenin vakti gelmişti artık. Minibüse bindikten sonra şoför bey ilk olarak, “Kadıköy’de inecek var mı?” diye bağırdı avaz avaz. Birkaç kilometre gittikten sonra aynı ses tonuyla tekrar sordu: “Zeytinli-Dallas’ta inecek var mı?” diye. Biraz da hayret ederek; “Edremit nere, Dallas nere!.. Bindik bir alamete, inşaallah yolumuz çıkar selamete” dedim içimden. Bereket versin yolumuz New York’a çıkmadan indik Akçay’da.

Eve varır varmaz, biraz olsun bunaltan sıcağın etkisinden kurtulmak için, bir-iki bardak çay içmek niyetiyle demliği koydum ocağa. Fakat o da ne?! Demlikteki su köpürüyor. Ben telaşla bakkala su almaya gidecektim ki, arkadaş “köpüren Akçay suyu”nun akıbetini yan komşuya sormayı teklif etti. Durumun vahametini komşuya anlatınca; “Olur mu efendim, Akçay’ın en önemli özelliği güzel sularıdır” cevabıyla karşılaştık. Ufak bir araştırmadan sonra, bizden önceki ziyaretçilerin demliğin dibinde “deterjan” bıraktıkları anlaşıldı. Bu kısa telaşeyi atlattıktan sonra, “keklik kanı” kıvamındaki çayımızı rahat rahat yudumladık.

Denizden tatlı sular fışkırıyor

Biraz dinlendikten sonra, ucube beton yığınlarının arasındaki sokaklara bir daldık ki, çıkmak mesele. Her yirmi adımda hayır sahiplerinin kurduğu tulumbaların soğuk sularından şifa niyetiyle içerek güç bela ulaştık Akçay sahiline. Sahil düzenlemesi şehre oranla daha bir estetik görünümde. Gezi alanları, ışıklandırmalar, sık sık aralıklarla konulan banklar ve sahil boyunca adım başı konulan çeşmeler buraları gezmeye gelenlerin hizmetinde. Banklara oturduğunuzda deniz alabildiğine önünüzde, masmavi sularıyla Körfez’in derinliklerine çekiyor adeta sizleri. Solunuzdaki sahil şeridi Zeytinli’den başlayıp, Yolören, Kadıköy, Ören, Pelitköy, Karaağaç, Gömeç ve Ayvalık’a uzayıp giderken, sağınızda Güre’den başlayıp Avcılar, Altınoluk, Küçükkuyu ve Behramkale (Asos) bir çırpıda fotoğraf karesi gibi seriliyor gözlerinizin önüne. İskelenin sol tarafında, sahilden yaklaşık 9-10 metre ilerdeki adacıkta fışkıran artezyen tatlı suları ise, buraları görmeye gelenlerin ilgi odağı konumunda.

Nüfus erezyonu yaşanıyor

Edremit’e 8 kilometre uzaklıkta olan Akçay “Edremit Körfezi”nin tam ucunda kurulmuş. Kazdağları’ndan süzülerek sahile inen Kızılkeçili Çayı’nın zirvelerden sürükleyerek getirdiği beyaz mermer kütlelerinden dolayı bu belde Akçay ismini almış. 1800’lü yıllarda Akçay’da Rumlardan kalma sabunhane, üç-beş ev ve balıkçı barınaklarından başka herhangi bir yapı yokmuş. 1935 yılında otuz hanelik bir yerleşim yeri olan Akçay’ın günümüzdeki yerleşik nüfusu 20.000 civarındaymış. Yaz aylarında ise bu rakam 200.000’leri buluyormuş.

Hasan Kaptan’dan yol hikayeleri...

Akçay İskelesi’nden ilerlerken, bir tarafta deniz turları düzenleyen büyük teknelerden gelen anlamsız ve kimliksiz müzik uğultuları, bir tarafa ise Akçay-Ören arası çalışan Hasan Kaptan’ın mütevazı teknesini görüyoruz. Tabii ki, tercihimiz Hasan Kaptan’ın teknesiyle deniz havası almaktan yana.

55-60 yaşlarındaki Hasan Kaptan’ın yanına yaklaştığınızda; yakıcı güneşin ve denizden esen meltem rüzgârlarıyla derinleşen yüz hatlarını, karayağız çehresinde parlayan hayat dolu gözlerini hissediyorsunuz hemen. Kaptan, kışları Çanakkale’de balıkçılıkla, yazları ise küçük teknesiyle ekmek parasını çıkarıyormuş, kırk senedir. Yılların yorgunluğuna rağmen, denizi sevdiği aşikâr. Hasan Kaptan’a kulak verip dinlediğinizde, her seferi ayrı bir hayat hikayesi sanki. Hasan Kaptan, en taze hikayesini paylaşıyor, vakit geçirmeden bizimle:

“Bu sabah iskeleden ayrılıp, müşterilerden paraları toplamaya başladım. Müşterilerden bir tanesi, elindeki 20 YTL’yi verecekken rüzgâr aldığı gibi denize uçurdu. Parası denize uçan müşteri hem ücreti ödemedi, hem de bir sürü fırça attı, ‘denizin ortasında para toplanır mı?!’ diye...” Kaptan’ın bu sözleri karşısında latife yapmanın tam sırasıydı: “Hasan amca, haline şükret. Ya müşteri paranın üzerini isteseydi...” dediğimde, “Doğru söylersin, ben bu yönünü hiç hesaba katmamıştım” diyerek patlattı kahkahayı.

Efsanelere yolculuk...

Tekrar iskeleye döndüğümüzde Kazdağları’ndan akşam güneşi yavaş yavaş süzülmeye başlamıştı bile. Yolda kalabalıklar arasında ilerlerken, birisinin elime gezi turlarına ait broşürlerden tutuşturduğunu farkettim. Broşürde dokuz değişik program vardı. İçlerinden “Şelale Turları”, benim için Kazdağları’ndaki efsanelerin sır perdesini aralayacak cinsten bir programdı. Telefon edip rezervasyon yaptırdım hemen.

Sabahın ilk saatlerinde arabaya bindiğimizde Ali Yılmaz Kocabıyık rehberliğinde Kazdağları’ndaki efsanelerin gizemini keşfetmek için yola koyulduk. Ali bey, Zeytinli köyüne doğru ilerlerken, bölgeyle ilgili mitolojik bilgiler vererek başladı sözlerine:

DÜŞ, PARİS VE TROİA SAVAŞLARI

“Körfez’i boydan boya çevreleyen ve Antik çağlardaki adı “İda” olan Kazdağları, mitolojide önemli sayılabilecek olaylara tanıklık etmiş. Paris (kısa ömürlü), Troia Kralı Priamos’un en küçük oğludur. Annesi Hakabe, Paris’i doğurmadan önce bir düş görür. Düşünde karnından çıkan bir alev Troia surlarını sarmakta ve alevler tüm kente yayılmaktadır. Gördüğü düşü çevresindekilere anlatınca; yeni doğacak çocuğun kenti yıkıma sürükleyeceği yorumunda bulunurlar. Bunun üzerine doğan bebek babası Kral Priamos tarafından İda Dağı’na bırakılır. Paris, artık bu dağda ölüme terkedilmiştir. Ancak dişi bir ayı bebeği emzirir. Bir süre sonra da, bir çoban Paris’i bulur ve büyütür. Paris, büyüyüp yakışıklı bir delikanlı olunca şehre iner. Bir vesile ile Zeus, Paris’i hakan tayin eder. Daha sonra Paris, Sparta Kralı Menelaos’un karısı Helene’yi kaçırınca on yıl sürecek olan kanlı Troia Savaşı’nın çıkmasına sebep olur. Paris’in annesinin gördüğü düş gerçekleşmiş ve Troia, bu savaşlar sonunda yıkılmıştır.”

Efsanelerin sır perdesi aralanıyor

Bölgeyle ilgili mitolojik bilgilendirmeden sonra rehberimiz tırmanmaya başladığımız Kazdağları’nın coğrafi yapısını özetlemeye başladı hemen:

“Biga Yarımadası üzerinde Edremit Körfezi’nin kuzey kıyısını takiben doğubatı yönünde 60-70 kilometre uzanan Kazdağları, batıda Ege Denizi boyunca ve kuzeyde Marmara Denizi’ne doğru, araya nehirleri ve vadileri alarak devam eder. Karataş tepesi 1774 metre ile Kazdağları’nın zirvesini oluşturur. Onu 1767 metre ile Babadağı tepesi ve 1726 metre ile Sarıkız tepesi izliyor. Üçü de yörük Türkmenlerin “Cılbak” olarak isimlendirdiği ağaçsız bir kütlenin üzerindedir...”

Bizler, bir taraftan rehberi dinlerken, diğer taraftan da zeytin, çınar, köknar, karaçam ve kızılçam ağaçlarının arasındaki vadilerden geçerek zirveye doğru ilerliyorduk. Kızılkeçili Çayı üzerindeki Hasan Boğuldu mevkiine yaklaştıkça, aşağıda yaşadığımız bunaltıcı sıcaklık, yerini yavaş yavaş serin bir havaya bırakıyordu. Arabamız durduğunda, rehberimiz 100 metre kadar daha yürüyeceğimizi söyleyerek taktı bizleri peşine. Gürül gürül akan suların ve asırlık çınarların arasından geçtikten sonra bir şelalenin karşısında toplandık. Biraz nefeslendikten sonra rehber, “Hasan Boğuldu” efsanesini anlatmaya başladı çevresinde toplananlara:

Umutsuz çığlıklar Gökbüvet’i inletiyor

“Bugün olduğu gibi 1800’lü yılların sonunda da Edremit Pazarı, Çarşamba günleri kurulurdu. Kazdağları’nın 1500 metre yüksekliğinde Sarıkız zirvesinin eteğinde kurulu obanın güzel kızı Emine, bir Çarşamba günü Edremit Pazarı’na iner ve Zeytinli köyünün yakışıklı delikanlısı Hasan’la gözgöze gelir. Sevdalanan iki genç her Çarşamba günü buluşurlar. Emine 5 saatlik yoldan getirdiği sütü, peyniri ve balı Hasan’a verir, bahçıvan olan Hasan’dan ihtiyacı olan sebzeyi alırdı. 

Bir müddet sonra Hasan ile Emine evlenmeye karar verirler. Emine’nin ailesi bu evliliğe karşı çıkar. Oba yörük obasıdır. Aile, Hasan’ın zor doğa şartlarına dayanıp dayanamayacağını sınamaya karar verir. Hasan, anlaşma gereği kırk okka (yaklaşık 60 kg) tuz dolu çuvalı sırtlanır ve Emine ile obaya doğru yola çıkarlar. Gökbüvet’e geldiklerinde Hasan’ın gücü biter ve yere düşer. Emine çaresizlik içinde Hasan’ı yüreklendirmeye çalışır, ancak Hasan ayağa kalkamaz. Emine’ye yalvarır ve başka yerlere kaçmayı teklif eder. Emine, bu yalvarışlara cevap vermeden çuvalı sırtlayarak obasının yolunu tutar. Hasan ise ardından; “Beni bırakma, senin köyüne gelemiyorum, köyüme de asla dönemem!” diye yalvarır. Hasan’ın umutsuz çığlıkları kulaklarında çınlayan Emine, obaya vardığında pişman olur ve geri dönmek ister. Ancak ailesi buna müsaade etmez.

Emine sabahın ilk ışıkları ile Gökbüvet’e koşar, ama Hasan’ı bulamaz. Edremit’te soruşturur, ancak kimse Hasan’ı görmemiştir. Bir daha obasına dönmeyen Emine, kulaklarında Hasan’ın onu çağıran sesiyle dere boyunca mecnun gibi dolaşır durur. Günler sonra Hasan’a hediye ettiği çevreyi Gökbüvet’in çılgın suları içeresinde fark eder. “Yanına geliyorum Hasan” diyerek, bulduğu çevre ile kendini ulu çınara asar. O gün bugün Gökbüvet’in adı Hasan Boğuldu, dallarını büvetin suları içinde sallandıran çınarın adı Emine Çınarı olur.”

Kazdağları’ndaki saklı güzelliklerin keşfi

17. yüzyılda frenk vilayetlerine seyahat eden Karacaoğlan, gördükleri karşısında hayrete düşer ve memleketine döndüğünde duygularını şöyle dile getirir:

İndim seyran ettim Frenkistan’ı

İlleri var, bizim ile benzemez

...

Güzeller türkü söyler, çağrışır

Dilleri var, bizim dile benzemez”

Kendi öz benliğinden yola çıkan Karacaoğlan, ne güzel tasvir etmiş gördüklerini. Biz de Akçay’a gittiğimizde aynen Karacaoğlan gibi şaşırdık “Sarıkız”ı görünce. Kazdağları’yla özdeşleşen “Sarıkız”ın iskele kenarındaki heykeli adeta “frenk” figürleriyle bezenmiş. İlleri de, dilleri de bize benzeyen bu beldemizin ne yazık ki, Sarıkız’ı bizim ermiş “Sarıkız”a hiç benzemiyor. Vesselam...

Saklı güzelliklerin keşfi

Her ne kadar deniz kıyısında beyhude ömür tüketenlerin haberi olmasa da, Kazdağları’ndan doğan akarsular; kanyonlardan geçerek, şelalerden akarak, rastladığı her canlıya hayat vererek Edremit Körfezi’ne ilerliyor hâlâ

Dünkü yazımızı, yörük kızı Emine ile Zeytinli köyünün yiğit delikanlısı Hasan’ın efsaneleşen sevdalarının hüznüne gark olarak noktalamıştık. Bugün ise, Batı kültürünün hipnoza tabi tuttuğu hoppa gençliği Edremit Körfezi’nin sahillerinde bırakarak, yeni efsaneleri yerinde keşfetmek için Kazdağları’nın zirvelerine seyahat edeceğiz yine. Bakalım vadiler, kanyonlar, şelaleler, asırlık çınarlar mazi ve atiye dair kulağımıza neler fısıldayacak?..

Hareket saati gelmiş, herkes koltuklarındaki yerini almıştı. İnsanlar, keşfedecekleri güzelliklerin sırlarını çözmek için hayal girdabına çoktan bırakmıştı kendilerini. Yörük yaylalarından bir bir geçerek Edremit Körfezi’ne doğru ilerlerken Kazdağları’nın uçsuz bucaksız yeşil ormanlarıyla, Ege Denizi’nin mavi suları sanki mutluluk seremonisi sunuyordu bizlere. Bu esnada aramızdakilerden birinin gözüne zirvedeki çıplak kaya parçası ilişmişti. Rehbere, eliyle işaret ederek, orasının bir özelliğinin olup olmadığını sordu.

Kurduğu cümlelerden çok iyi araştırmalarla insanları bilgilendirmeyi kendisine vazife edindiği her halinden belli olan rehberimiz Ali Yılmaz Kocabıyık hemen girdi söze:

O, babasının biricik evladı. O, Hacc yolunu gözleyen bir emanet. O, iffetine halel getirilen bir masum. Ve O, ölüm fermanı imzalandıktan sonra Kazdağları’nda ermişler makamına yükselen bir efsane

SARIKIZ

“O gösterdiğiniz tepe Sarıkız Tepesi’dir. Rivayete göre, Çanakkale’nin Ayvacık beldesinde “Cılbak Baba” adında bir çoban, karısı öldükten sonra kızını alarak Edremit’in Güre köyüne yerleşir. Baba sürülerini otlatırken, kızının canı sıkılmasın diye ona da birkaç tane “kaz” alır. Dağlara birlikte çıkıp dönerler. Cılbak Baba’daki bazı olağanüstü halleri farkeden yöre halkı, onun “ermiş” olduğuna kanaat getirir.

Bir müddet sonra Cılbak Baba, Hacca gitmeye karar verir ve biricik kızını Güre köyünde bir aileye emanet eder. Zaman geçmiş, Sarıkız genç ve güzel bir kız olmuştur. Köyün delikanlıları onunla evlenmek için bir yarış içine girmiştir. Ama Sarıkız hiçbirine yüz vermemektedir. Buna katlanamayan delikanlılar Sarıkız’ın namusu hakkında olmadık dedikodular yaparak, Hacc’dan dönen babasına bu safsataları anlatırlar. Bunlara inanan baba, kızının ölüm fermanını imzalar. Ama kendi elleriyle biricik kızını öldürmeye kıyamaz. Ertesi günün sabahı Sarıkız’ı ve kazları da yanına alarak Kazdağları’na doğru hareket eder. Sarıkız, köyün çıkışında kendisine bozuk yumurta atarak hakaret eden kızlara çok içerler. Biraz yürüdükten sonra yönünü köye dönüp, ellerini semaya kaldırarak: “Sularınız soğuk, kızlarınız kavruk olsun” diye beddua eder. Cılbak Baba, kızını dağda yalnız bırakarak köye geri döner. O güne kadar kimse Kazdağı’nda yalnız başına sabahlayıp geri dönmemiştir.

Yıllar sonra Sarıkız’ın erişmişlik mertebesine yükselip, kazlarıyla birlikte dağlarda dolaştığına dair söylentileri duyan baba, kızının hasretine dayanamayarak, onu ilk bıraktığı yer olan Sarıkız Tepesi’ne çıkar. Kızını karşısında görünce, pişmanlığını anlatır. Namaz vakti yaklaşınca abdest olmak için kızından acele su ister. Sarıkız, babasına su dolu bir testi getirir. Ancak su, tatlı değil tuzludur. Baba, suyun tuzlu su olduğunu söylediğinde Sarıkız; “Acele ettin denizden alıverdim” der. Ve su aniden tatlı suya dönüşür. Gözleri yaşla dolan baba, artık kızının ermiş olduğuna inanmıştır. Cılbak Baba kızından özür diler. Sarıkız da; “Benim masumiyetini git köylüye haber ver. Çünkü ben artık oralara gidemem” der. Bu sözler Sarıkız’ın son sözleri olur. Baba, utancından karşı tepeye koşar. Çok geçmeden Kazdağı’nın üzerine siyah bir bulut çöker. Bulutlar dağıldıktan sonra Sarıkız ve babasını arayan çobanlar, onları iki ayrı tepede ölü olarak bulurlar. Babayı “Cılbak Baba Tepesi”ne, kızı ise “Sarıkız Tepesi”ne gömerek taştan birer türbe yaparlar.”

Rehberimiz, Sarıkız efsanesini anlatırken çoktan Güre Kaplıcası’nın bulunduğu tesislere gelmiştik bile. Orjinal bölümlerinin İlkçağ Roma Hamamı özellikleri taşıyan kaplıca; mimarisi, kabartmalı mermerleri, sütunlarıyla ilgi çekiyor.

64 derece sıcaklıktaki su; potasyum, sodyum, kalsiyum, magnezyum, demir ve alüminyum gibi mineralleri içinde barındırıyor. Güre Kaplıcası cilt hastalıkları, müzmin romatizma, guatr, kireçlenme, sedef, böbrek taşı ve karaciğer rahatsızlıkları gibi hastalıklardan muzdarip olanların uğrak yeri. Kazdağları’nın eteğinde bulunan bu kaplıca kısıtlı imkanlarla Güre Belediyesi tarafından işletiliyor. Buradaki tesislerde konaklama imkanı mevcut. Günübirlik gelenler ise, saatliği 5 YTL’ye termal kaplıcadan istifade edebiliyor. Tesis içindeki tuvaletleri kullanmak için ise ayrıca ücret ödemeniz gerekiyor.

Kısa bir çay molasından sonra, Güre köyünün otantik yapılarla bezeli sokaklarından geçerek, Millî Park rekreasyon alanında bulunan Pınarbaşı’na doğru yöneldik. Kazdağları’nın eteğindeki Pınarbaşı mevkii bölgede kendini saklamayı becermiş doğa harikası bir yer. Buz gibi akan suların kenarlarında, ziyaretçilerin piknik yapması için her şey düşünülmüş. Burada küçük bir de Alabalık tesisi kurulmuş. Çağlayanlarla birlikte derelerden aşağı doğru kendinizi salmak istediğinizde, geçitler bir noktaya kadar müsaade ediyor. Göremediğiniz güzellikler ise Kazdağları’nın koynunda gizli kalmaya devam edeceğe benziyor.

Ağlayan ağaç kökleri

Ağlayan Şelale; oralara gidilince, görülmeden gelinmemesi gereken bir ibret vesikası. Adeta doğada kolay kolay eşine rastlanmayacak bir cömertlikle tabiat dersi veriliyor burada. Çınar, zeytin ve değişik türdeki ağaçların rengarenk köklerini seyre doyamıyorsunuz.Hiç tahmin edemediğiniz uzunluktaki ağaç köklerinden şırıl şırıl sular akıyor. Bu akıntılarla birlikte sarkıtların oluşması ise deyim yerindeyse varoluşun birer ibretlik vesikası.

Rehberimizin, “bu güzelliklere doyum olmaz” ikazıyla birlikte, tekrar başka bir beldeyi ziyaret etmek üzere kıvrım kıvrım kıvrılan yollardan, yağmur suyu gibi süzülerek Mıhlı Çayı, Başdeğirmen ve Kara Büvet’i görmek üzere Altınoluk tarafına doğru yöneliyoruz.

Oksijen çadırı: “Şahinderesi Kanyonu”

Körfez’in önemli yerleşim beldelerinden olan Altınoluk da Edremit gibi değişik medeniyetlere ev sahipliği yapmış. Antandros Pelesgoiler tarafından kurulan kent; Midillilerin, İranlıların, Romalıların istilasına uğramış. Bizans döneminde ise piskoposluk merkezi olmuş. Şimdilerde ise kıyı şeridi adeta beton yığınınlarına teslim bayrağı çekmiş durumda.

Altınoluk’un hemen girişinde gözümüze devasa bir kanyon çarpıyor, Kazdağları’nın yoğun ormanlık alanı içerisinde. Adı “Şahinderesi Kanyonu”. Bu kanyon, dünyada Alpler’den sonra % 55 oranında oksijen üreten ikinci yer olma özelliğine sahip. Denizden aldığı havayı dağa, dağdan aldığı havayı da denize dağıtarak baca vazifesi görüyor bir anlamda. 27 kilometre uzunluğundaki Şahinderesi Kanyonu’nun yüksekliği 600 metre. Çevresi 1000’den fazla şifalı ot ve bitkilerle dolu. Kanyonda zirveye doğru ilerlediğinizde, bir noktadan sonra nefes alıp vermekte güçlük çekiyorsunuz, oksijen yoğunluğundan.

ZEYTİNLİKLER “TAHTAKUŞLAR”IN ESERİ

Altınoluk’tan Küçükkuyu istikametine ilerlerken, rehberimiz Körfez’in zeytinleriyle ilgili bilgileri aktarmaya çalışıyordu bir taraftan. Bölgedeki zeytinliklerin oluşmasında “Tahtakuş”ların çok büyük katkısı olmuş. Tahtakuşlar kursaklarına doldurdukları 5 ila 10 kadar zeytini sindirdikten sonra dışkı yoluyla atarlarmış, değişik bölgelere. Bu sayede başka bitki örtüleriyle kaplı olan arazi zamanla zeytinliklere dönüşmüş. Yani normal şartlarda yetiştirilmesi güç olan zeytin ağacının yetişmesi için illa kursaktan geçmesi şartmış. Bir zeytin ağacının ortalama ömrü, iki bin ila bin yıl arasında değişiyormuş. Zeytincilikte önemli bir yere sahip olan İspanya ve İtalya; Edremit Körfezi’nde yetişen zeytin yağlarını, kendi ürünlerine “esans” olarak katıyorlarmış.

Yolların bir hayli bozuk olmasına rağmen “zahmette rahmet vardır” düsturuyla insanların akın ettiği “Bin Pınarlı Kazdağları”nın muhteşem şelalesi

KARA BÜVET

Vadilerden, çaylardan, şelalerden, yörük köylerinden, zeytinliklerden geçerek Balıkesir-Çanakkale il sınırında bulunan Mıhlı Çayı’na ulaşıyoruz. Altınoluk’un 5 kilometre ilerisinde olan Körfez manzaralı, deli rüzgârlı ve çam kokulu tepelerin arasından süzülerek akan Mıhlı Çayı; Kara Büvet’te yükseklerden gürül gürül çağlarken, Başdeğirmen’de tarihî köprünün altında geçmişin resmini nakşediyor hüzünlü hüzünlü. Kazdağları’nın gözyaşlarından hayat bulan bu suların; yemyeşil vadilerde oluşturdukları kanyonları, çağlayanları ve yabancılara mahrem kıldığı güzellikleriyle birer doğal şaheser. Hülasa; hepsi birer efsanenin şahidi. Anlatmaya cümleler kifayet etmiyor. Ama bir gün buralara yolunuz düşerse, Kara Büvet’in buz gibi sularına kendinizi bırakmayı ihmal etmeyin. Ölmeye yüz tutmuş bütün hücrelerinizin bu serin sularda tekrar hayata döndüğüne şahid olacaksınız.

Küçükkuyu’dan zirveye doğru 4 km’lik bir yol katettiğinizde, karşınıza karakteristik Rum mimarisinin özelliklerini taşıyan bir köy çıkıyor. Burası meşhur

ADATEPE

Küçükkuyu’nun merkezinden Kazdağları yönüne doğru kıvrıla kıvrıla zirveye ilerlediğinizde önce Hilmi Yavuz’un dizeleri, sonra Adatepe köyü karşılar yaşlı çınarın gölgesinde, misafir etmek üzere sizi. Onca yorgunluktan sonra, rüzgârdan yaprakları hışır hışır eden asırlık çınarın gölgesinde bir bardak çay içmek kaçınılmaz olmuştur. Adatepe köyünde tamamen Rum yapı tarzı hakim. Bir dönem Müslümanlarla Rumlar beraberce yaşıyorlarmış bu köyde. 1923’ten sonra Rumların tamamı Sakız Adası’na göç etmiş. Yıllarca kaderine terkedilen köy, sit alanı ilan edilmesiyle birlikte cazibe merkezi olmuş. Çoğu virane olan evler yeni sahiplerinin, aslına uygun restoresiyle birlikte tekrar hayata döndürülmüş. İngilizler, Almanlar, Japonlar ve Amerikalılar başta olmak üzere 15 yabancı buradan mülk almış, son zamanlarda.

Adatepe köyü girişinden sağa yöneldiğinizde, şok eden bir manzara çıkıyor karşınıza. Körfez, adeta ayaklarınızın altında. Bu panaromayı yakaladığınız yer

ERDEM BABA TÜRBESİ

Adatepe köyünün hemen yanıbaşında bulunan dev kaya kütlesi, Truva’yı gün yüzüne çıkartan Alman maceraperest Heinrich Sehlineman ve arkeoloj Judeich tarafından İda Zeus Altarı (sunağı) olarak tanımlanmış. Oysa buraların kimliğini kanıtlayacak hiçbir bulgu mevcut değildir halen. Yöredekilerin iddiasına göre ise burasının, Erdem Baba isimli ulu bir kişinin mezarı olduğu yönündedir. Mekan doğal yönüyle herkesi cezbedecek “Körfez’in Terası” konumunda.

Biz efsaneler diyarı Kazdağları’nın sadece bir kısmını gezip görebildik. Oysa Kazdağları’ndan gelen, kayıtsız kalınamayacak o kadar çok efsane  ve güzellik var ki, sahiplenmesini bilene. Modernizm ışıklarının geceyi örtmediği, Kızılkeçili, Mıhlı, Manastır, Zeytinli Çayı’nın açtığı kanyonlarla yarılan dağlarda hâlâ eski kervanların ve yörüklerin efsaneleri çınlıyor. Bunları dinleyenler olduğu müddetçe de bu efsaneler kulaktan kulağa yayılmaya devam edecek...